Kent ve Köpekler

KargaMecmua – Ekim 2012

Sanırım okumayı yeni öğrendiğim zamanlardı. O zamanlarda da hayvanları çok seviyorum. Eve sürekli bir hayvan getiriyorum, getiremediklerimle sokaklarda oynuyorum filan. Bir gün evdeki kitaplıkta “Kent ve Köpekler” kitabını keşfettim. Kapağı biraz ürkütücüydü, bugün bile hatırlıyorum. Şimdiki beyaz-kırmızı minimal tasarıma sahip Can Yayınları lay-out’u daha yok. Turuncu fon üzerinde, siyah-beyaz bir kent ve köpek illüstrasyonu var, hafiften gotik bir şey. Şık bir ekslibrise bile benzetiyorum artık.

Neyse, kitabı okumaya başladıkça, beklediğimin çok dışında bir dünyayla karşılaştım. Güçlü insanlar ve şiddet ile ilgili bir şey olduğunu hatırlıyorum sadece. Tabii ki kitabın tamamını okumadım, 6 yaşında filanım ya. Zaten iyi ki de okumamışım; hiç olmazsa egemen güçlerin karşısında ayakta kalmaya çalışan güçsüzlerin gerçeğiyle daha geç yüzleşmiş oldum.

Şu hayvan sevgisi hayatım boyunca bunun gibi enteresan detaylarla karşılaşmama neden oldu. Loukanikos da bunlardan biri…

Ekonomik kriz ve sosyal çöküşle kıvranan Helenistik komşularımız yıllardır sokaklara dökülüyorlar ve kendilerine biçilen geleceğe isyan ediyorlar. Yunanistan’da toplumun çok farklı kesimlerinden, yer yer en apolitik olduğu düşünülen sosyal gruplardan bile katılımcılara sahip bu protesto gösterileri, krizin tüm mağdurlarının bilincinde yer ediniyor, kâh krizden direkt etkilendiğini düşünen, krizin sebep ortağı da sayılabilecek, yeryüzündeki (sözde) hakim tür İNSAN; kâh insanoğlunun yeryüzündeki işgali altında hayatta kalmaya ve bu egemen güce adapte olmaya çalışan HAYVAN. Her iki tür de Yunanistan’daki meydanlarda, orda herkes isyanda!

Loukanikos da bu mağdur hayvancağızlardan. Eldeki kayıtlara göre 2008 yılından bu yana neredeyse tüm protesto gösterilerinde görüntülenmiş. Aslında Yunanistan’daki gösterilere birçok sokak hayvanı katılıyor, bu artık şaşırtıcı gelmiyor yerel halk için. Ancak Loukanikos katılımdan bir adım öteye geçiyor, barikatları ötelemeye çalışıyor, polislere havlayarak onları diğer göstericilerden uzaklaştırıyor, katıldığı tüm gösterilerde aktif rol oynuyor. Ee, demokrasi ve getirdiği hakların farkında olma kültürü, Yunanistan’daki tüm şehirlere ve zihinlere çok uzun zamandır yerleşmiş durumda. 

Zaten bir kentin varoluşunu, içinde vuku bulan tüm mücadeleler, haklı-haksız kavgaları, direniş ve hayatta kalma savaşları şekillendirir. Bu istisnasız tüm kentler için geçerlidir. Hatta bunu tarihsel ve politik bir tanımlama olarak da düşünmeyin. Hangimiz İstanbul’la mücadele etmiyoruz ya da hangimiz burada yaşadığımız haksızlıklara karşı direniş göstermiyoruz? Bu yüzden hayattayız, sadece herkes farklı bir iletişim biçimi geliştiriyor şehirle arasında.

Fakat bazı kültürler ve kolektif bilinçaltını etkileyen karakteristik farklar, bu mücadeleci yapıyı pasifleştiriyor. Örneğin bizim topraklarımızda çok nadir bir direniş görürsünüz. Anca yumurta kapıya dayandığı an götümüzü kurtarmak için gerçekten destansı mücadelelerin başrol oyuncusu oluruz. Mücadele etmeyi iyi bildiğimiz için değil, yok olmak istemediğimiz an savaşırız. Bu da bu coğrafyada insanların sahip oldukları hakları talep etmelerini ve var olanları genişletmeye çalışmalarını engelliyor. Bizim buralarda insanlar pasif olmayı tercih eder, etliye sütlüye bulaşmaz, sindirildikleri düşünülür. Oysa ki onları sindirmeye bile gerek yoktur, çoğunluk hakları konusunda aktif bireyler olmaya üşenir, eldekiyle yetinir gibi görünür. Ta ki sınırları zorlanasıya ve varoluşları tehlike altına giresiye dek. İşte o zaman bir hal çaresi düşünülür ve çoğunlukla da istediklerini alırlar.

Ama uzun zamandır bu sınırların zorlanmasına rağmen henüz bir aksiyon alınmış değil, yakın zamanda insanların ülkede ters giden herhangi bir konuda bir şey yapmaları beklenmiyor. Sebebi siyasete özenle yedirilmiş dinsel tabular olabilir, küresel ekonominin insanları tek tipleştirmesi ve tüketim dışındaki olguları değersiz göstermesi olabilir ya da küresel ısınma sonucu yeni iklim karşısında türümüz daha üşengeç ve vurdumduymaz bir hale evrimleşiyor bile olabilir. Sebebi ne olursa olsun ufukta hiçbir başkaldırı yok, hem de hiçbir şehirde…

Aslında birçok şehrimiz isimlerini aldıkları tüm mücadeleleri halen hatırlar. Antep Gazi’dir, Maraş Kahraman vs vs. Ama yarın bazı şehirleri farklı anacağız; Kaotik İstanbul, Sıkıcı Ankara, Öğrenci Eskişehir… İnsanlarımızın mizacı ve duyarlı oldukları öncelikler değiştikçe birçok hayati konuya da duyarsızlık başlıyor. Geriye sadece eşyanın nostaljisi kalıyor.

Bundan belki de 50 yıl sonra Yunanistan’dakiler 2000’lerin ilk on yılına dair çok cesur bir köpeği ve onun gibi daha yüzbinlerce direnişçiyi hatırlayacak. Bizse bir haftadır eve gelmeyen sabihini beklerken balkondan aşağıya atlayan ve tasmasıyla boğulan bir köpeği hatırlayacağız, ya da 50 yaşında bir adam tarafından tecavüze uğrayan şaşkın ördeği. Aslında kendimize karşı dürüst olalım, tüm bunları kolektif bilinçdışımızın en diplerine gömeceğiz, hiç hatırlamıyor gibi yapacağız, hakkında hiç konuşmayacağız, diğer tüm aksi giden konularda olduğu gibi…

Onları ruhsuz varsayan, sadece sıradan bir organizmadan ibaret sananlara rağmen bir kentin en büyük tanığı hayvanları. Kimsenin gidemediği yerlere gidiyor, her şeyi görüyorlar. Belli ki bir bilince sahipler onlar da, ancak şahit olduklarını paylaşmıyorlar.

Hayvanlar insanların yüzyıllardır yaptığı tüm o saçma şeyler hakkında hiç soru sormuyorlar… Onlar susmayı yeğliyorlar…

RELATED POST

Kentin İşitsel Deneyimi ve İstanbul’un Ritimanalizi

Yaydığı enerji, kitleleri etkileme gücü, tıpkı Büyük Patlama gibi dönüştürücü ritmi de Taksim Meydanı’nı benzersiz bir anaforun merkezi yapıyor.